10 Kasım 2016 Perşembe

Migros'un Atatürk Çiçeği'ne Taktığı Etiket

Caddebostan Migros mağazasından Atatürk Çiçeği ile ilgili bir fotoğraf paylaştım.





Atatürk Çiçeği diye bilinen çiçek Migros'ta "çiçekli kaktüs" olarak etiketlenmişti. Doğrusunu isterseniz canım sıkıldı. Çiçeğin kaktüse benzer bir tarafı da yok öte yandan.

19 Ekim 2016 Çarşamba

Kuklalaşan Tiyatro ve İBBŞT

Bu sene tiyatronun kuklalaştırılmasına bir bakın. Birileri bir şeyler yapmaya çalışıyor ama onların da ne yaptıklarını bildiklerinden kuşkudayım. Ama bana en çok dokunan  atananların hemen o gezegenin uydusu olmaya çalışmaları. Bize yansıttıkları da "Ben olmasam daha kötüsü olur" anlayışı. Kurumu yıkılmaktan onlar kurtarıyormuş gibi bir algıyı kabul ettirmeye çalışıyorlar. Sanki kan kusuyorlar da kızılcık şerbeti içmişler. İşte İBBŞT. 28 kişi bir anda işsiz kaldı. Sonradan 13'ü geri döndü. 15 kişi hâlâ kaderleri ne olacak diye bekliyor.  Kendilerine dokunulmamış olanların durumu ne acaba? İçleri rahat mı? Bazıları  provadan paylaştıkları fotoğraflara bakarsak dans ediyor. Bazıları sahneye çıkıyor ama içleri kan ağlıyor(?).  Yazdıkları twitlerinden öyle anlıyorum. Bazısı diyor ki "kurumda benim geçirdiğim bir günü sen geçir de gör bekâra karı boşamak kolay." Ülkemde öyle hayatlar yaşanıyor ki kendi karşılaştığım zorluklardan bahsetmeye utanırım.  İnsanlar ölürken her gün aileler perşişan olurken biri de İBBŞT'da neler çekiyormuş ondan şikayet ediyor.


İBBŞT'nın Kasım programına baktım. İki Arada Bir yerde isimli oyun programda. Kadrosundaki bir oyuncu cezalı. Yâni kurum dışında. Önce sevindim o oyuncu geri dönmüş ki oyun oynanıyor dedim. Ama öyle değilmiş. Onun yerine bir başka oyuncu hazırlanacakmış. Kurumun GSY ve oyunun yönetmeni nasıl razı olmuş buna diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Savunma şu: "mevzuat böyle"ymiş. Demek ki İBBŞT'da oynayanlar da memurmuş. Bence kafalar memur. Çok mu şart o oyunu oynamanız? Hiç değilse meslektaşınıza sahip çıkın. Ne? Çok mu "direndiniz"? Olmadı demek! Hay Allah! Peki ya kurumdan el çektirilen yönetmenin oyununun (Fehim Paşa Konağı)  oynatılmasına da mı "direnemediniz"? Mevzuat öyle mi? "İzzet-i ikbal ile çekilmek" aklınıza mı gelmiyor, işinize mi? Yoksa "şurada bir kaç yılım kaldı emekliliğime" mi diyorsunuz? Bir kurumu yönetiyorsam orada benden habersiz kuş uçmaz, uçamaz. En azından ben böyle yaşadım. O zamanlar bekâr da değildim üstelik. Ya kurumun ağır topları? Onlar kendilerini biliyor. Onlar ne yapıyor? Basın toplantısına çıkıp kara gömlekler giyip ağlıyor mu? Şu "direnmek" dedikleri nasıl bir şey anlamış değilim. Ne yapıyorlar "direnirken"? 

Hadi canım sıktınız artık. Şu bir gerçek ki 100 yaşını aşmış bir kurum 100 yıllık birikimle yaşar ancak. O birikim kurumda birikmemişse ki öyle görünüyor, herkes ağlar ama kurum mezara konur.   

Melih Anık     

11 Ekim 2016 Salı

Zihne Yapılan Ağda, İçerde Dizisinin Düşündürdükleri

Dün akşam İçerde isimli tv dizisine baktım. Bölümün olması gereken uzunlukta bir özet verildi. İnsanlar neden "yeni bölüm" adı altında verilen bölümü seyretmek için üç saat verirler anlamam. Diziyi illaki izlemek istiyorsan özetini takip et.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Ey Kadıköy Belediyesi! Parkta Tiyatro "Festivali"

Kadıköy Belediyesi  on üç yıldır Parkta Tiyatro Festivali düzenliyor. Bu yıl(2016) ondördüncü festival düzenlendi.  Her yıl festival programı ile ilgili dedikodular yapılır. Süre ve kaynaklar kısıtlı olduğu için doğal olarak seçme yapılması gerekmektedir. Festivale katılanların sayısından daha çok sayıda topluluk festival dışında kalır. Festival programında yer kapanlar memnun susar katılamayanlar da konuşur.  Geçmiş yıllarda Kadıköy Belediyesi ile temas etmiş konuyu anlamaya çalışmıştım. O yıllarda topluluk başına altı bin TL ödeniyordu.  Şimdi ne kadardır bilmiyorum ama tiyatrocular için akmasa da damlar bu maddi tutarın bir çekiciliği olsa gerek.

Festival programı geçen hafta açıklandı. Programa baktım bu yazıyı yazıyorum.

17 Haziran 2016 Cuma

Arda Turan Gökhan Gönül ve "Bu Gençler"

İspanya maçı öncesi basın toplantısında konuşan Arda Turan, "Ülkemde ve basında hakaret ve eleştiriye varan cümleler, beni üzüyor. Sıkıntımın ve eleştirimin sebebi bu. Genç arkadaşlarımızın eleştirilmesi beni üzüyor. Haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Ülkemde hakaret ve dalga geçmenin eleştiri kıvamına gelmesi beni üzüyor. Genç arkadaşlarımıza bunları yapmak haksızlık." demiş.

Bu sözleri duyan ama  Arda Turan'ı tanımayan biri onun  yaşlı olduğunu sanır. O da 30 yaşında. Genç dediği kimler? Biz 30'larına gelmiş Semih'e de 'genç' dedik yıllarca. Aslında futbol zaten 30'lu yaşlara kadar yapılan bir spor. Yâni "genç işi" bir iş. Arda Turan ustalarından öğrendiğini yapıyor 'düşman' yaratarak takıma gaz veriyor. Bu işin 'master, doktora derecesi sahibi' en büyük ustası da Fatih Terim. Bugüne kadar idare etti. Ama artık 'yemiyor'lar. Fatih Terim de farkında değilmiş gibi yapıyor ama sona geldi. Onun oyundan atılan Emre'yi hakemin gözü önünde çekip  iteklediği fotoğrafı hatırlıyorum. Fatih Terim dışa iyi fotoğraf verir. Onun talebeleri ondan öğrendiklerini mesleklerinin şiarı yaptı. Emre en belirgin olanı. Şimdi Arda almış nöbeti. Neyse asıl söylemek istediğim başka. "Genç arkadaşlarımıza bunları yapmak haksızlık" demiş Arda. "Bunlar" dediği de 'hakaret ve eleştiriye varan cümleler'. "Hakaret"i anladım da "eleştiriye varan cümleleri" anlamadım. Habercinin hatası mı acaba? Bu ülkede gazetecilik de kalmadı. Onu da ucuz paraya çalıştırılan gençler yapıyor. Herhalde şunu anlamak lâzım "hakarete varan eleştiriler haksızlık"tır esas cümle. Zira "futbolcu" da olsa hakaret ve eleştiri arasındaki farkı anlar "bu gençler". "Bu gençler" kim? Milyon eurolarla oynayan, milyon euroluk arabalara evlere sahip "gençler". Onların bir yılda kazandığını ömür boyunca kazanamamış milyonlar var. Son olay Gökhan Gönül. "Artık bu son transferim kendimi de düşünmek zorundayım" demişmiş. Kulübün verdiği ile onun istediği arasında bir-iki milyon dolar var ama kulübün verdiği ile yapacağı son sözleşmesi de dünyalığını yapmaya yeter.(yedi milyon euro) Mesele biraz "öteki kaça oynuyorsa ben de o kadar alırım"dan çıkıyor. "Sidik yarışı" yâni. Bir yere kadar mâkûl karşılanabilir. Hepimiz aynı işi yaptığımız bir başkası ile maaşımızı karşılaştırmışızdır. Ama başkasının yanında çalışan biri "bu gençler" kadar para kazanamıyor. Peki asıl mesele şu: "Hakarete varan eleştiriler gençlere haksızlık mı?" Oyuncunun aldığı para "değeri" belirlemiyor, "piyasa fiyatı" bu. Bu kadar parayı alan "bu gençler" ne yapıyor? Son model araba koleksiyonu yapıyor mesela. Son derece lüks ev(ler) satın alıyor mesela. "Bu gençler"i bir sanat olayında gördünüz mü? Ya da kitap okurken? Hadi ondan geçtim yaptığı  iş ile ilgili para harcadığını duydunuz mu? Fizyoterapist, diyetisten vbden kurulu   bir ekibi var mı mesela? Bir âkil "akıl hocası" var mı? Yok. Para var ama hareketlerine dikkat etmiyor. Kafasının içini doldurmak için çaba harcamıyor. Kazandıkları  paralar o kadar çok ki kendi kariyerlerini tasarımlamak için adam tutabilir. Kendini eğitebilir. Yapıyor mu? Bir kaç istisna dışında yapmıyor. Arda'ya selam söyleyin "bu gençler" deyip durmasın. "Bu gençler" ekibini iyi kursun kendi eksiğini kapatsın. Milyonlarca genç statlarda onlar için kendilerinden geçiyor. Hem de "hiç" için. Onları eleştirenler Arda'nın beklediği gibi eleştirmiyor onları."Hakaret ve dalga geçme eleştiri kıvamına" da gelse aldığın parayı düşün . Ne yaptın da bu paralara kavuştun? Her işin bir zorluğu da olacak tabii ki. Öte yandan işini iyi yapmayan da seyredene hakaret ediyor onu kandırıyor  demektir. Yâni seyircisi ile dalga geçiyor demektir. Sizler bizimle dalga geçiyorsunuz yıllardır.

"Bu gençler"den tiyatroda da var. "Hiç" para kazanıyorlar ama onlar da eleştiriye gelemiyor. Oysa kendi tiyatrosunu kurup sahneye çıkan bir genç şunu demiyor mu? "Ben artık büyüdüm. Bu sahneden beni izlemeye geleceklere dünya görüşümü, fikrimi ileteceğim. Onları etkileyeceğim." Tiyatro yapmak bu demek çünkü. Tiyatrocu gençlerin iddiası daha büyük.  İyi de artık ona da "genç"tir diye müsamaha mı göstereceğiz? "Sert eleştirmeyin hoş görülü olun." deniyor. İyi de "genç" büyük işe soyunmuş tiyatro yaparak dünyayı sarsmaya kalkmış. Onun eleştirisi öyle yumuşak falan olmaz zira iddiası büyük.  Topçunun yaptığı sıradan ama ya tiyatrocunun? Tiyatrocuyu daha sert eleştirmek lâzım, topçuyu ise ciddiye almamak. Zira topçular da yaptıkları işi ciddiye almıyor zaten.


Melih Anık

3 Haziran 2016 Cuma

Sürünün Beyaz Koyunlarına

ITI Hırvatistan Başkanı  Zeljka Turcinovic'e Açık Mektup başlıklı yazımın not kısmında şunu yazmıştım: "Ben sürü içindeki 'siyah koyun' oldum hayatım boyunca. 'Sürü'nün 'beyaz'larına ayrı cevap yazacağım." İşte bu yazı sürünün beyaz koyunları içindir.

Devlet Tiyatroları'ndan iki bürokratın Hırvatistan Seferi ile ilgili mektup medyaya düşer düşmez olay oldu. Ülkemizde hiç bir tiyatro oyunu bu kadar ilgi çekmedi bugüne kadar. Medya cömertçe sayfalarını açtı bu mektuba. Pusuda bekleyen ağızlar ve kulaklar açıldı. Tiyatro konuşuldu, konuşturuldu bir kaç gün. Sansasyon olmasaydı tiyatro konuşulmazdı. Medya her zamanki gibi olayı kullandı, yıprattı ve kenara attı. Tiyatro da güme gitti bir kez daha.

2 Haziran 2016 Perşembe

ITI Hırvatistan Başkanı Zeljka Turcinovic'e Açık Mektup


Sayın Zeljka Turcinovic,

26 Mayıs 2016 tarihli Türkçe mektubunuz Türkiye'de beklenen(beklediğiniz mi desem?) ilgiyi gördü. Zaten kendilerinden haz edilmeyen ve yandaş kabul edilen iki tiyatrocu hakkındaki suçlamalarınız fırsat yarattı  ve daha önceden bu kişilerin temsil ettiği kurum ile ilgili derin yarası kabuk bağlamış olanların kabuklarını dökmelerine neden oldu. Ben bu mektubun tarafınızdan yazıldığını kabul ederek size bir email gönderdim ve bir kaç soru sordum. Medyadan gördüğüm kadarıyla size gönderilen email'lere bir iki saat içinde aynı İngilizce metni göndermiş olmanıza rağmen benim sorularıma cevap vermediniz. Ben de size açık bir mektup yazmaya karar verdim.  İlk mektubunuzu  Türkçeye çeviren kimse  yada Türkiye'deki dostlarınız  benim mektubumu sizin anlayacağınız dile çevirir diye ümit ediyorum.

24 Mayıs 2016 Salı

Engin Alkan Zorunlu Sahne'ye(Yusuf Dündar) Konuşmuş

Engin Alkan Zorunlu Sahne'ye(Yusuf Dündar) konuşmuş. Ben Alkan'ın yaptıklarını önemsedim söylediklerini önemsemedim. Yönettiği tüm oyunları bir iki istisna dışında seyrettim. Son seyretmediğim oyunu İBBŞT'da sahnelediği film uyarlaması idi. Yazdığım ilk oyunundan sonra yanıma gelip teşekkür etti benimle sohbet etmek istediğini belirtti. O oyununu beğendiğimi yazmıştım. Yönettiği oyunu beğenmediğimi yazdığımda ise onun gözünde birden düştüm. Anladım ki hep alkışlanmak istiyor. Rahmetli Üstün Akmen'i de öyle sindirmişti. Akmen onun yönettiği bir oyun hakkında yazdığı yazısında Engin Alkan'a 'bulaşmak' istemediğini ima ediyor,  oyuncuların evlerine giderek eleştireceğini belirtiyordu. Nasıl yılmışsa onun hırçınlıklarından artık. Engin Alkan ise twitleri, cemaati, avanesi ile beni susturmak için ellerinden geleni yapmaya devam ediyor.  Amacı belli , beni susturmak.  Ben yılmam, konuşurum, yazarım. Şimdi olduğu gibi. Gene bir takım imalarla bana sataşmış. Sorsanız 'üstüne alınmış' diyecektir. Kaçak güreşir yâni. Ben kaçak güreşmem. 'Ey Engin Alkan sen şöyle şöyle yaptın' derim. Bu yazımda olduğu gibi.

19 Mayıs 2016 Perşembe

Serdar Biliş Olayı İBBŞT ve İKSV

İKSV, iki yılda bir düzenlediği Tiyatro Festivali programını düzenlemek için  önce müracaatları topluyor yaptığı bir değerlendirme ile programa son şeklini veriyor. Bu programda ödenekli tiyatrolar ile ilişkiler nasıl düzenleniyor ayrıntısını bilmiyorum ancak ödenekli tiyatroların Festival programı içinde olmasının programı zenginleştireceği ve de ödenekli tiyatroların sahnelerinden de yararlanma olasılığı düşünüldüğünde İKSV'nin ödenekliler için ince eleyip sık dokumadığını düşünüyorum. Yâni bir anlamda ödeneklilerin Festival içinde olacağı baştan belli, seçecekleri oyun da onlara kalmış. Belki bu noktada Festival'in o yıl için seçtiği temaya uygun bir oyun beklemesi İKSV'nın tercihi oluyordur. Eğer o da önceden biliniyorsa. Zira bazı ödenekli tiyatrolar o temayı da  programın kamuya  açıklandığı gece öğreniyor(muş). Genellikle yeni oyunlar hazırlanıyor ama ödenekli tiyatroların  sezon için hazırladıkları oyunları da Festival programında görüyoruz. Bu sene İBBŞT, Festivale yeni hazırladığı  Martı isimli oyunla katıldı. Oyunun yönetmeninin Serdar Biliş olacağı açıklandı, Festival broşürleri ona göre hazırlandı. Bilet satışları başladığında İBBŞT oyun yönetmenini değiştirdi. Serdar Biliş yerine Yıldırım Fikret Urağ getirildi. İKSV yönetmen değişikliğini internet sayfasında duyurdu. İBBŞT ise bu değişikliğin bir "prensip gereği" olduğunu açıkladı. Meğerse ödenekli tiyatrolarda bir sezonda aynı kişiye iki iş verilemezmiş.  Demek ki ödenekli bir kurumun aklı sonradan başına gelmiş, 'prensibi' sonradan hatırlamış. Ben bu konuyu bilenlerle konuştum. Mevzuatı iyi bilenler 'prensibin',  'bir sezonda' değil 'bir bütçe yılı içinde' ve de 'bir' değil 'üç iş verilemez' şeklinde olduğunu söyledi. Bu durumda İBBŞT'da Serdar Biliş'in ayağının kaydırılması gerçeği ortaya çıkmış oluyor. Herhalde işe sonradan cinler karıştı. Serdar Biliş İBBŞT'da yönetmenliğini yaptığı 12.Gece ile sezonda kendinden ve İBBŞT'dan çok söz ettiren bir yönetmen. Martı'nın yönetmeni olarak görevlendirilmesi bu yönden anlamlı ve doğru. İKSV yönünden bakıldığında bir oyunun yönetmeni nedeniyle seçilmesi doğru bir tercih. Yâni iki taraf arasında uzlaşmanın temeli sağlam. Peki ama bu sağlam temel yıkılırken taraflar nasıl bu kadar teslimiyetçi? İBBŞT 'prensibin' arkasına sığınıyor, İKSV 'bu kurumun iç işidir' diyerek kendini sıyırıyor. Biliş'in yerine atanan yönetmen de 'emir demiri keser' diyor herhalde.  Bir yönetmenin 'memur' olduğu için 'emirle' oyun yönetmesini aklım almıyorsa da başka bir gerekçe bulamıyorum, aklıma getirmek de istemiyorum.  Yâni taraflar 'selametle'(!) bu işi çözmüşler ve vicdanlarını temizlemişler. İyi de İBBŞT'da Martı'yı yöneteceği için gelen başka teklifleri reddeden bu şekilde programını altüst eden Serdar Biliş'in durumuna kim isyan etmeli? Siz ülkenin iki kurumuna(biri 100 yıllık) güvenemeyecekseniz kime güveneceksiniz?   

Ülkede 'üst'te bir şeyler oluyor seyirci kuzu kuzu 'uyuyor'. Seyircinin Serdar Biliş rejisinden Martı seyretmek hakkı elinden alınıyor  'al sana Urağ' deniliyor.  Ama 'Serdar Biliş'i biz seçtik onu görevden almak da bizim hakkımız' da diyebilirler.  Öyle mi? Peki oyuna yönetmen atarken,  oyunu Festival programına alırken 'prensipleriniz' nerede kaldı? Diyeceksiniz ki başka örnekler yok mu bu ülkede? Haklısınız var! Tiyatro da bundan nasibini alıyor. Tiyatroda olması içimi daha çok acıtıyor.   


Melih Anık           

23 Nisan 2016 Cumartesi

'Yergilerini kulağımıza fısılda övgülerini herkese söyle'

Tiyatrocu dostlarla konuşurken onlardan edindiğim izlenim şu: 'Yergilerini kulağımıza fısılda övgülerini herkese söyle.'  Böyle demiyorlar tabii. Cümleler farklı da olsa söylenen aynı: 'Beğenmediğin şeyleri kime aitse ona mesaj yazsan, telefon açıp söylesen daha iyi olur.' Genellikle yergilerimin 'sert' olduğu kanısı yaygın.  

Her şeyden önce ben kendimi 'sert' bulmuyorum. Eğer yazma dozum sert geliyorsa daha sert yazmayı arzu ettiğimi bilin. Ama şu anda yazdıklarım 'sert' geliyorsa o zaman kesin mahkemeye düşeriz. Aslında 'sert'likle ilgilenmiyorum. Yâni 'sert yazı' yazayım diye oturmuyorum. Kendimi dinliyorum, kendime doğru gelenleri kendime doğru gelen şekilde ifade etmeye çalışıyorum. Yâni öncelik, içimden gelenleri nasıl doğru ifade etmem gerektiğinde, nasıl anlaşılacağında değil. Ben bebeğe mama veren bir dadı değilim ki.

Oyunu seyrettikten sonra yönetmen ile oyuncu ile konuşmak ve öğrendiklerimin ışığında yazmak da bir yoldur tabi. Bunu özellikle tercih etmiyorum. Nedeni basit: Yönetmen ve oyuncu her seyircinin peşinde koşup onlara oyunu anlatır mı? Anlatmaz. Anlatsan hangi seyirciyi seçeceksin? Tiyatro seyircisi kozmopolittir. Her sınıftan ve her kültürden insan vardır içinde.  Tiyatronun sahnesi vardır, tiyatro bir anlatma sanatıdır . Yönetmen ve oyuncunun başarısı seyirciye düşüncesini aktarmakta yatar.  Eleştiri, yönetmene ve oyuncuya nasıl anlatmış olduğunu gösteren aynalardan biridir. Her şeyden önce bir seyirci görüşüdür.  Yönetmen ve oyuncu eleştiriye o açıdan bakmalıdır.  Tabii ki yönetmen ve oyuncunun fikrine değer verdiği kişiler, eleştirmenler de vardır. Onların söylediklerine de tiyatro sanatı adına kulak verirler.

Bizde yönetmen ve oyuncu, düşüncesini yazana düşman oluyor sanki.  Neden böyle bir şey olsun ki. Çoğu yönetmenle  oyuncuyla konuşmuşluğum yok.Neden kişisel düşmanı olayım?  Bana 'bizi arasana' diyenler çok istiyorlarsa beni arayıp kendilerince yanlış bulduklarını sert-yumuşak nasıl isterlerse yüzüme söyleyebilirler.   İsterlerse ortaya cevap yazısı yazabilirler. Ama sanırım şöyle bir durum da var: Cevap yazarlarsa değer verdiklerinin anlaşılmasından ya da polemikten çekiniyorlar.

Aynı gemide olanlar batmadan hareket etmek için üstlerine düşeni yapmak zorunda.


Melih Anık

14 Nisan 2016 Perşembe

Eleştiride Saygı ve Üstün Akmen Genç Eleştirmen Ödülü

Çok beğendiğim , tiyatro hocalığını, yönetmenliğini ve oyunculuğunu tartışmasız en iyi yapanlardan biri olan usta tiyatrocu bir konu ile ilgili facebook sohbetimizde genç eleştirmenler için ' Özellikle eleştiri yazmaya hevesli gençler Sevda Şener, Ayşegül Yüksel.alıp okumalı.sadece kuramsal eleştiriyi değil saygıyı da öğrenirler. Siz de teşvik edin lütfen' dedi. Bu ifadede bana da bir eleştiri var. Zira onun beğenmediği eleştiriyi yazan genci desteklediğimi açık açık yazıyorum. Usta bana da zımmen diyor ki 'Sen de Sevda Şener, Ayşegül Yüksel oku ki abuk sabuk yazan gençleri desteklememen gerektiğini öğren.' Ustalara boynumuz kıldan ince de ben tiyatro eleştirisi yazmaya yıllarca o usta isimler dahil daha pek çok bilinen, tanınan ismin eleştirilerini okuduktan sonra karar verdim. Elbette onlardan çok şey öğrendim. Hatta geçenlerde Sevda Şener'in eski tarihli bir eleştirisini paylaştım. Yâni okumaya da devam ediyorum. Ama zaman içinde usta eleştirmenlerin  ders gibi olan kuramsal eleştirileri dışında gündelik oyun eleştirisi yazarken kendi öğrencilerine kıyamadıklarını da gördüm. O zaman tiyatroyu (ve de öğrencilerini) kurtarmaya soyunuyorlar nedense. Seyirciyi tiyatroya(özellikle de kendi öğrencilerinin oyunlarına) gitmeye özendirme gayretine düşüyorlar. İşte o zaman onlarla yollarımız ayrılıyor. Zira kuramsal olmayan eleştiri  seyirci için yazılır. Seyircinin kandırılmasını önlemek gerekir. Sorumluluk tiyatrocuya değil, seyirciyedir. Zira 'yağlı ballı' eleştiriler ile yanıltılan seyirci önce eleştiriden sonra tiyatrodan soğur. Aslına bakarsanız eleştirinin niteliği içinde yaşadığımız iletişim çağında değişmiştir. Daha oyun seyrederken duman yükselmeye başlar. Oyun eleştirileri  twitter'da yazılıyor artık.(Hatta eleştirmenler bile yazıyor.)

Bu arada yurt dışındaki eleştirileri de okuyorum. Onların çok da 'saygılı' olduğunu söylemek zor. Sarah Kane için yazılan eleştirileri okuyun ve görün İngiliz eleştirmenlerin 'saygı'sını(!). 'Eleştiride saygı'dan önce 'saygı'dan ne anlıyoruz acaba? 'Beni yönetecek yönetmen yok' diyen bir oyuncu saygılı mıdır? Ya da 'ondan başka yönetmen mi var?' diyerek kendi kurumunda çalışan bir genci göklere çıkaran tiyatro patronunun saygısını nasıl buluyorsunuz?  O yönetmen yılların oyuncularını bir kalemde yerle bir etmişti, 'bizde herkes oynayamaz' diyerek. Hiç tanımadığı birine kendisini eleştirdi diye 'kifayetsiz muhteris damgasını vuran' genel sanat yönetmeni ne kadar saygılı? Genel Sanat yönetmeni, göreve gelir gelmez 'törpü' ile işe başladı. 'Törpü' ile sanat mı yapılır? Kimse sesini çıkarmadı. Saygısız(!) gençler sadece eleştiri yazmıyor yâni.

Yıllar önce bir yurt dışına yaptığımız iş  seyahatinde ziyaret edeceğimiz şirkete alınan hediye paketini, otelin lobisinde  elime tutturmaya çalışan patronuma 'Neden ben taşıyorum?' diye sormuştum. O da bana 'En genç sensin de ondan' demişti. Ben de ona ' Vereceğin hediyeyi kendin taşı' demiştim. O da taşıdı. Yâni benim 'saygı'dan anladığım farklı. Tiyatro eleştirisinde saygı denilince şunu itiraf etmeliyim ki karşılaştığım bazı olaylarda çığlık çığlığa bağırmak istiyorum. Zira sahnede beni aldatmaya çalışan ya da seviyeyi o kadar düşürenler var ki. Oynamaması gereken bir oyunu oynayan oyuncular da bence idare ediyor. Kolaylıkla saygısızlık ediyor da diyebiliriz. Onlar bana, asıl önemlisi seyirciye ve de tiyatroya saygı göstermezken benden nasıl saygı bekleyecekler?

Genç eleştirmenler bence de hata yapıyorlar. Ama yazmadan, yaptıkları hatalar onlara gösterilmeden yâni onlar da eleştirilmeden nasıl yol alacaklar? Anlıyorum onların sayısı çok, ustalar da polemike girerek başlarını ağrıtmak istemiyor ama bir kısa mesaj yazsalar olmaz mı?  

Bunu yapması gereken Tiyatro Eleştirmenleri Birliği(TEB). Geçen sene benim zorumla kerhen bir genç eleştirmenler yarışması açtılar. Sonlandırmadan sümen altı ettiler. Rahmetli Üstün Akmen 'eleştirmen ödülü verin' dediğimde 'kendimize mi ödül vereceğiz' demişti bana. Yâni kendilerinden(TEB üyelerinden) başka eleştirmen yok sanıyorlar. TEB her ödülü veriyor, eleştirmen ödülü vermiyor. Saçmalığı görüyor musunuz?  Şimdi Üstün Akmen yok. Bu sene TEB, tiyatro eleştirisinde bir marka olan Üstün Akmen'i unuttu. Bu yazımla bir daha hatırlatıyorum(daha önce twitter'da yazmıştım)  TEB, 'Üstün Akmen Genç Eleştirmen Ödülü' tesis etmeli.  Otuz yaşın altındaki gençler arasında yapacağı bir seçme ile eleştirmen ödülü vermeli.  Böylelikle Üstün Akmen'in adı yaşar ve de usta tiyatrocuların şikayet ettiği genç eleştirmenler de bir şeyle öğrenmeye başlar. Bu ödül, ustaların gençlere saygı göstermesini öğretecekleri bir örnek de olur bakarsınız. 

Ben Üstün Akmen hakkında çok yazmış biriyim. Onun benim hakkımda yazdıklarında saygıyı da çok beğenmedim. Ama bu, onun Türk tiyatro eleştirisindeki yerini ve önemini görmezden gelmemi gerektirmiyor. Benim saygı anlayışım böyle.


Melih Anık     

8 Nisan 2016 Cuma

Yiğit Sertdemir, Vasıf Öngören ve Haldun Taner'i Harcamış(!)

K24 çok güzel bir tiyatro dosyası hazırlamış.(http://t24.com.tr/k24/yazi/nisan-editor,670) Çayımı aldım ağır ağır okumaya başladım. İlk yazı 'Konuşmalar' başlığı altında Murat Şevki Çoban'ın Ebru Nihan Celkan, Yiğit Sertdemir ve Berkay Ateş ile yaptığı söyleşinin deşifre edilmiş hâli. (http://t24.com.tr/k24/yazi/konusmalar,669) Daha ilk paragrafta tıkandım. İlk sözü alan Yiğit Sertdemir diyor ki:

1 Nisan 2016 Cuma

Tiyatro Kılçık'a Söylüyorum Sen Anla!

Tiyatro Kılçık'tan Çevreyolu Sâkinleri isimli bir oyun seyrettim. Oyunu görmezden gelmeyi düşündüm önce. Benim ölçülerime göre yazılacak bir tiyatro oyunu değildi. Ama oyunun bana gösterdiği başka hususlardan bahsetmenin tiyatro için iyi olacağına inandığım için bu yazıyı yazdım.

8 Şubat 2016 Pazartesi

Ariane Mnouchkine ve Theatre du Soleil

Ali Poyrazoğlu ile sohbet ederken Ariane Mnouchkine'den ve Theatre du Soleil'den konuştuk. Doğrusu hakkında sınırlı bilgim olan Ariane Mnouchkine  ve Theatre du Soleil  hakkında Ali Bey'in anlattıkları beni heyecanlandırdı. Bir Paris yolculuğu planlar hâle geldim. Ali Bey, bana elindeki dvd'lerden göndereceğine söz verdi, gönderdi. Onun neden olduğu ivme ile ben de araştırdım, okudum ve bu yazıyı yazdım. Bu yazı Ariane Mnouchkine'nin 1994 Aralık ayında başladığı Tartuffe provalarının anlatıldığı iki saat kırk dakikalık film üstüne izlenimlerimi kapsamaktadır. Aslında böyle bir yazı aklımdan geçmemişti ama dvd'yi seyrettiğimi paylaştığımda Altuğ Yücel'in yazdığı bir twit beni teşvik etti yazmaya.


31 Ocak 2016 Pazar

'Ben Actors Studio ayarında kurs veririm'

Sevdiğim bir yönetmen-yazar-aktör  ile konuşurken bana 'Ben Actors Studio' ayarında ders veririm bir başkası da tüccarca insanların umudunu kullanır' dedi. Ben de veremezsin bu sistem meselesi' dedim. 

Biliyorum ki kendi tiyatro kursunun Actors Studio ayarında olduğunu iddia etmedi ama böyle bir olasılığın olabileceğinden bahsetti.

Ben bu kişisel ve ekibine olan güveni takdir ediyorum tabii ki. Ama niyetinizin ve birikiminizin düzeyi o konuda başarılı olacağınızı garanti eder mi?  Diyelim ki Actors Studio'dan mezun Türklerin ders verdiği bir okul kurdunuz programını da aynen seçtiniz bu, okulun Actors Studio ayarında ders vereceğinin garantisi olur mu? Kurumlar kurumsal sistemler içinde başarılı olabilir. Kurumu güçlü kılan unsurların başında eğiticilerin olması yanında eğitilenlerin kalitesi de gelir. Zira tiyatro eğitimi ekip işidir. Sadece eğiticilerin değil eğitilenlerin düzeyinin doğru ve birbirine yakın olması gerekir. Sürekli aynı kaynaktan beslenmesi gerekir. Biz bunu ihmal ederiz. Peki 1947 yılında kurulmuş olan bir kurum, 'yaptım oldu' ile yaratılabilir mi? Daha da önemli bulduğum bir husus var.  Actors Studio, aktörlerin, tiyatro yöneticilerinin ve oyun yazarlarının üye olduğu bir organizasyondur. Yâni programını alıp uygulamakla Actors Studio eğitimi veremezsiniz. Önce bir araya gelmiş olmanız gerekir. Siz Türkiye'de bunu yapabilir misiniz? Bir araya gelebilseniz Actors Studio'yu hedeflemenize gerek olmaz. Siz kendi 'stüdyonuzu' yaratır(s-d)ınız zaten.

Melih Anık

Tiyatro Kursları

Geçenlerde üç genç ile tanıştım. Sohbet ederken tiyatro kursuna gittiklerini söylediler. (Kursun ismi bende saklı) Kursa beş ay için dört bin lira ödediklerini öğrendim. Gençlerin eğitimini merak ettim. Üçü de üniversite tahsilli idi. Hatta biri master yapmış diğeri kendi alanında doktorasını yapıyordu. Tiyatroya kapılmışlardı, ondan kopamıyorlardı. Hatta onlara 'yüz verdiğini' hissederlerse esas eğitimlerini bırakacak kadar da kaptırmışlardı kendilerini tiyatroya. Onlara tiyatro âleminin bekledikleri gibi çıkmayabileceğini söyledim. Ben üniversite mezuniyetimden sonra Belediye Konservatuvar sınavlarına kayıt yaptırdım ama sınava girmedim kendi mesleğimde master yaptım. Tiyatro hayatımın renklerinden biri oldu. Meslek hayatımda yararını çok gördüm. Yıllar sonra tiyatro âlemine daha yakın olunca bu âlemin bize özgü kuralları olduğunu gördüm. Bu kurallar bize özgü 'dev'ler yaratmıştı. Dünyayı tanıdıkça Türkiye için doğru bir karar verdiğime inanıyorum ama çok sevdiğim tiyatroyu bu ülkede dünya standartlarında  yapamayacağımı görmek beni üzüyor. Tiyatro ile konulara geniş bir vizyondan bakmaya çalışıyorum. Tiyatro kursları bana sıkışmışlık duygusu veriyor. Çaresizliğin çaresi sanki.    

18 Ocak 2016 Pazartesi

Abdurrahman Şen ile Yapılan Röportaj

İBB Sosyal ve Kültür İşleri  Daire Başkanı Abdurrahman Şen  Seray Şahinler Demir  ile yaptığı ve Yeni Şafak'ta yayımlanan röportajda şunları söylemiş: 'Neden Necip Fazıl oynanmıyor diyenlerin hiç biri de Para oyununu seyretmedi. Bizim özel gayret ve yönlendirmelerimizle gişede yüzde 65'i zor yakaladık. Oyun Fatih'te ve Üsküdar'da yarı boş salona oynandı. Oyunu izleyin bize öyle bir baskı yapın ki yazarın diğer oyunlarını da bekliyoruz deyin. İki yıl oldu Reis Bey oyununu sahneye koyamadık.Hiçbir yönetmen yönetmeye yanaşmadı. Son olarak bir sanatçımız ben niyetleniyorum dedi. Bu yıl biri cesaretlenirse Reis Bey oynanacak.' Ben söylediklerini samimi ve ilginç buldum. Düşüncelerimi paylaşmak istedim.


11 Ocak 2016 Pazartesi

İBBŞT'da Erhan Yazıcıoğlu Dönemine Bir Bakış

Erhan Yazıcıoğlu Temmuz 2014'de İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği görevine atandı. Aralık 2015 tarihinde kadro, teşvik ikramiyeleri ve yönetmelik değişikliği konularında kendisine verilen sözlerin tutulmadığını belirterek görevinden istifa etti. 2014-2015 ile 2015-2016 sezonları onun ekibinin yaptığı programa göre şekillendi. Bu dönem içinde Şehir Tiyatroları'nın 100.yılı, düzenlenen bir balo ile kutlandı.