26 Ağustos 2013 Pazartesi

Üstün Akmen’in TEB Başkanı Olarak Mütalâası

Ömer Faruk Kurhan ile Hilmi Bulunmaz arasında devam eden dava ile ilgili olarak Ömer Faruk Kurhan, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği(TEB) Başkanı Üstün Akmen’den görüş istemiş. TEB Başkanı Üstün Akmen, altına bastığı TEB’in mührü üstüne, birliğin “Başkan”ı sıfatıyla imza attığı bir mütalâa yazmış.

Mütalâa’ya şekil olarak baktığımda hukuk dilinin hâkim olduğunu görüyorum. Bölüm başlıkları, dosya numaraları, davanın safahati, iddianame ile ilgili ayrıntılar, kullanılan dil vb  mahkeme ve hukuk söylemine çok uygun. İktisat mezunu olduğunu bildiğim Üstün Akmen’in hukuka bu denli yakın olduğunu bilmiyordum. Bu mütalaayı tek başına kaleme aldıysa kendisini tebrik etmek isterim.

13 Ağustos 2013 Salı

Wroclaw'da Tuhaf(?) Bir Trafik Düzenlemesi




Yukardaki fotoğrafı Wroclaw'da çektim. Bana ilginç gelen durumu paylaşmak istedim.
Fotoğrafın solundaki direkte, mavi tabela buranın bir durak olduğunu gösteriyor. Sağdaki cadde tramvayı da durakta durmuş, ama yolun ortasında. Yani ray yolu(ve de tramvay) durağa yanaştırılmamış. Arka planda bekleyen trafiği görüyorsunuz. Arabalar tramvayın son vagonunun arkasında durmuş. Onları durduran trafik ışıkları da fotoğrafın solunda görülüyor. Tramvay durakta durup yolcu indirmekte iken hiç bir araba fotoğrafta gösterilen tramvay ile durak arasında yerdeki beyaz çizgili alana giremiyor.Sinyalizasyon öyle ayarlanmış ki tramvay hareket ettiğinde ki o zaman  beyaz çizgili alan da  boşalmış oluyor arkadaki arabalara hareket hakkı veriliyor. Bu trafik düzenlemesi bizim ülkemizde olur mu? SANMIYORUM. 
Melih Anık

7 Haziran 2013 Cuma

Topçu Kışlası ile İlgili Teknik Düşünceler ve Öneriler

Eski yapıların yenilenme projelerinde, zaman içinde ortaya çıkan  yeni standartlar ve ihtiyaçlar  nedeniyle farklılıklar olması bir zorunluluktur. Bu nedenle örneğin özgün kat yüksekliği 3 metre olan bir yapıda havalandırma kanalları, tesisatlar nedeniyle kat yüksekliğinin en az 5 metreye çıkarılması gerekir. Bu yüzden yenilenmiş yapı, özgün hali gibi iki kat olsa da yüksekliği 6 metre yerine en az 10 metre olur. Yıkılıp yeniden yapılan ve cepheleri “replica” olan  Beyoğlu Demirören binasında bu durumun olduğunu hissediyorum. Özgün cephe resimleri ile karşılaştırıldığında yeni bina dış cephe olarak eskiye benzerlik göstermekle birlikte daha büyüktür(sanki). Bunu hemen yanındaki Cercle d’Orient Binası ile karşılaştırırsanız daha iyi anlarsınız. (Fotoğraf aşağıda) Demirören Binası’nın çatı yüksekliği şu anda Cercle d’Orient’in üstündedir. Korkarım şu anda Emek'i "taşıyarak"(?) inşa edilmekte olan Cercle d’Orient’in  cephesi de “büyütülecek” ve çatı yüksekliği yanındaki Demirören Binası’na yaklaşacaktır. İşte bu İstiklâl Caddesi üzerinde sokak genişliği ile uyumlu bir ilişki içinde olan düzeni bozacak ve yeni yapılar “deve dişi” gibi duracaktır. (Demirören Binası’nın durduğu gibi) Bu eğilim devam ederse İstiklal Caddesi “boğulacaktır”.   



Bir anımı paylaşmak isterim. Konut olarak tasarlanmış ve kabası bitmiş bir inşaatın sahibi, finansal dar boğaza düşmüş para arıyordu. Kendisine bu olanağı sağlayabileceğimi söyledim ama öğrenmek istediğim konut yapmaya  nasıl karar vermiş olduğu idi. “Çevreye baktım iyi fiyatlarla konut satılıyordu” dedi. Ama bir iddiası vardı, bina “her şey” olarak kullanılabilirdi(!) Hastane? Tabii. Oysa asansör boşlukları hastane için düzenlenmemişti. Okul? Tabii. Oysa odalar sınıf büyüklüğüne uygun standartta değildi. Otel? Neden olmasın! Oysa o yapı otel olursa farklı büyüklükleri olan odaları satmak zorunda kalacaktı ayrıca asansör boyutları ve sayıları otel trafiğini kaldırmıyordu. Ofis binası? Pekâla olur. Kat yükseklikleri teknik alt yapıya yeterli değildi. Tabii ki hepsinin farklı otopark, havalandırma, merdiven ihtiyaçlarının olduğunu söylemem gereksiz. Bina yapımı bir bilim işidir.



Yukarıdaki örneği Topçu Kışlası ile ilgili olarak bir fikir vermesi açısından paylaştım. Önce şeklen yapalım ona bir işlev veririz anlayışı bana çok da doğru gelmiyor. Zaten değişen çağ ihtiyaçları onu ilk yapıldığı tarihteki gibi yapmaya olanak vermeyecektir, sadece görünüşü benzetilebilir. Yapılar onlara verilecek işleve göre tasarlanır. İşlev şekli belirler, şekil işlevi değil. Bu nedenle kullanım raporu belirlendikten sonra yapının teknik ihtiyaçlara göre tasarlanması ve çevreye vereceği ek yüklerin hesap edilmesi zorunludur. (Çevrecilik sadece ağaçları korumak değildir.) Örneğin bu yapı için ihtiyaç olan trafo, “soğutma” yapıları nereye yerleştirilecektir?  Topçu Kışlası’nın yaratacağı trafik akışının etki alanı, çevresel oksijen ihtiyacı, ilave yaratılacak egzoz gazı ve gürültü seviyesi, hava akımları, yeşil alan, otopark ihtiyacı ve konumu, yapının altından geçen metro yapısı ile olan ilişkisinin de dikkate alınması gerektiği kanısındayım. Topçu Kışlası'nın özgün halinin de bu açıdan irdelenmesi gerektiği kanısındayım. Ayrıca Topçu Kışlası'nın Beyoğlu ve o bölgedeki özel mülkler üzerindeki ekonomik tesirleri de dikkate alınmalıdır.



Mesleğimi yaparken meslekten gelmeyenlerin projeyi üç boyutlu olarak; en sonunda ortaya çıkacak binanın işgal edeceği alanı hayâl edemediklerini çok gördüm. İnşaat belli bir boyuta geldiğinde şaşıranları da gördüm. Bu nedenle maket ve animasyonlarla yatırımcıya ne ile karşılaşacaklarını anlatmaya çalıştım. Gene de örneğin temel kazıkları tamamlanmış bir binada yatırımcının üst yapıyı kazık çakılmamış alanları da kapsayacak şekilde büyütme isteği ve zorlaması ile karşılaştım.  Bugün medyada karşıma çıkan tartışmalarda yapılması istenen Topçu Kışlası’nın o meydanda nasıl bir yerleşime neden olacağının çok da anlaşılmış olmadığını görüyorum. Bu nedenlerle Topçu Kışlası’nın gerçek boyutları ile sahaya aplike edilmesi çok yararlı olacaktır. 


Melih Anık







2 Haziran 2013 Pazar

CNN-Penguen

Meslektaşlarımın pek çoğu benim anlatacaklarımı yaşamışlardır.

Türkiye’de bir otel yatırımı yapma kararı verilirken oteli kimin işleteceği çok önemlidir. Zira bu, bir uzmanlığın kullanılması yanında işleticinin dünya çapındaki ağından(müşteri potansiyelinden) yararlanma amacını taşır. O nedenle tasarımı sonuçlandırmadan önce otel zincirlerini ziyaret eder genellikle hepsinde mevcut olan ve “burnundan kıl aldırmaz” “baş mimar” ile görüşürsünüz. Baş mimar otelin standartlarını anlatır onların işletecekleri otelin nasıl bir mimari ve fonksiyonlara sahip olması gerektiğini dikte eder. Siz de İMF karşısındaki devlet memuru gibi içinizden geçenleri yüzünüze yansıtmamaya çalışarak dinlersiniz. Baş mimar oda büyüklüğünü, priz sayısı  ve yerleri gibi onlarca hususu belirtir. Örneğin odaya girer girmez, sol tarafta aydınlatma anahtarları döşemeden 51,5 cm yukarda olmalıdır. 51 olmaz, 52 olmaz.. Zira “bu otelin uzun yıllar sonucunda kazandığı tecrübenin sonucu oluşan bir standarttır”,  tartışılmaz bile. Size de not almak düşer. O görüşmede yanınızda otel fizibilitesi de vardır. Onu bırakırsınız. Baş mimar isteksizce alır ve yanına koyar.

Bir süre sonra baş mimar aracılarla size kendini hatırlatır. Bu fizibilitedeki rakamları sevdi demektir. Ama emin olmak ister. Otel fizibilitede gösterildiği gibi bir nakit akışı sağlayacak mıdır? İkinci toplantıda baş mimar ikna olmuş ise ki o anda gözleri Donald Amca’nın gözlerine benzer, otelin o meşhur standartları ikinci plana atılır. Odalar 3-4 m2, havuz 1-2 metre, bahçe 10-15 metre küçük olabilir. “Neden olmasın canım!” "Aydınlatma anahtarları da toleranslar içindedir zaten". Böylelikle yeni bir “standart”(?) oluşur. Bu yeni durumu hatırlatan bir ekleme, otelin ismine -genellikle otelin bulunduğu yere bakılarak- yapılır, “resort”, “agora”, “seaside”, “eagle” falan gibi. (Uydurduğum bu isimlere benzerlikler tesadüfidir) Bazen de yerel yatırımcının sessizleri alınmış soyadı eklenir dünya çapındaki otel zincirinin ismi yanına.

Ülkemizde son beş günde yaşananlara bakarak CNNTürk adıyla bilinen tv kanalının isminin değişmesi gerektiğini düşündüm. Muhtemelen “Türk” eki dünyaca marka olan CNN’e Türkiye’nin özelliklerini yansıtsın diye eklenmişti(başlangıçta).  Halkın  nasıl bir kararlılıkla sokağa çıktığını  görünce CNN yanındaki “Türk”, Türkiye’nin “ruhunu” anlatması bakımından anlamlı olabilir…..di.  Ancak kanalı yönetenlerin, o ruhu kavramadıkları, gazetecilik mesleğinin gereklerini yapmaktan çok uzak ve aciz oldukları, “sokak yanarken” kanalda penguenlerin hayatına ait belgesel yayımlamalarıyla ortaya çıktı. Bu bana “burnundan kıl aldırmayan” ve fizibilitedeki nakit akışı ile başı dönen "baş mimarı" ve de o çok ÜNLÜ ismine ek alan otel zincirini hatırlattı. Kanal yöneticilerinin  ve programcılarının aldıkları dolarları bırakıp gitmeleri olasılığına inanmadığım; hoş onlar gitse de ayrılanların koltukları soğumadan başkalarının koşarak o koltuklara oturacaklarına inandığım için bence kanalın isminde “ufak”(!) bir değişiklik yapılmasını ve kanalın isminin “CNN-PENGUEN” olmasını öneriyorum.


Melih Anık   

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Tiyatro(cu)nun Taksim Eylemi(25 Mayıs 2013) Ve Genco Erkal’in ‘Twit’i

Aslında yazıp yazmamakta tereddüt içineydim kararımın netleşmesine  İlkay Akdağlı neden oldu.

" SEYİRCİ NEREDE?" diye sormak yerine "BİZ NİYE GETİREMEDİK?" demek daha doğru olmaz mı?” diye twit yazdım, İlkay Dağlı “Olur.  başka?” diye yazdı bana. Yazdığım ‘twit’in onu rahatsız etmiş  olduğunu hissettim.

Bu âlemi takip edenler, benim Genco Erkal’in yazdığı ‘twit’e  (“Bu kadar mıyız? Bu kadar mıydık? Bu kadar mı olmalıydık? Peki bunca yıldır hizmet verdiğimiz seyircilerimiz nerede? Hiç mi umurlarında değil”) gönderme yaptığımı anladılar tabii ki.

23 Mayıs 2013 Perşembe

Tiyatro Ödülleri, Jüri Üyeliği vs vs vs..

Bugünlerde içimden tiyatro yazmak gelmiyor. Umarım geçicidir. Ama ruh hâlimde bir değişim yaşadığımı söylemem yanlış olmaz. Nedenini araştırıyorum. Nedeni son bir ayda açıklanan, “verilen, alınan” tiyatro ödülleri olabilir mi? Ödül törenleri ve arkasından yazılan “twit”ler, “tebrikler, teşekkürler” içinde “boğulur” gibi oldum sanki. Şu ana kadar altı ödül açıklandı. Daha açıklanmayanlar da var. Yaşanan bu baharın bir de son baharı olacak. Duyduğum “ödül” hazırlıkları da var. Türk Tiyatrosu bu kadar ödülü kaldırır mı?

Belediyeler, şirketler, birlikler, dernekler, akademiler, kurslar, kültür merkezleri, dergiler, seyirciler, portaller  “ödül veriyor”. Jüri üyeliği için ağzımı arayanlardan biliyorum sırada daha başka ödül hazırlıkları da var. Tahmin edersiniz ki bu kadar çok ödül olursa o kadar çok da jüri üyesi olur. O kadar çok da “seçici” var.  O kadar çok “başkan” var, “aday” var. Allahtan bazısı birkaç jüride oluyor da üye sayısı daha da artmıyor.  Ama böyle giderse insanlar kart vizitlerine “jüri üyesi” diye yazdıracak. “Jüri üyeliği”, “iş oldu”.  

“Seçme” “subjektif” bir iş. Farklı jürilerin farklı seçmeler yapmasına ne denebilir ki! Ortaya çıkan “ortak akıl”. Değerlendirdikleri oyunlar aynı olsa bile listeyi farklı insanlar değerlendirdiğinde farklı tartışmaların olması ve sonucun farklı çıkması doğal. Açıklanmadığı için hangi oyunların değerlendirmeye alındığını bilmiyoruz ama oyun  listelerinin farklı olduğunu tahmin etmek zor değil. Garip olan aynı jüri üyelerinin  farklı ödüllerde  farklı değerlendirmelere imza atması.  Başkasının listesini oylayanlar da bizde çıktı. Değerlendirmeye alınan oyun listeleri neden açıklanmaz belli değil.("Ekin Yazın Dostları" hariç) Hangi oyunlar kaç jüri üyesi tarafından seyredildi,belli değil. Oyun ya da tiyatrocu, kaç oyla aday listesine girdi o da belli değil. Ödülü tesis eden kurum yöneticilerinin, jüri başkanlarının  jüri üyeleri üzerinde yönlendirici etkisinden kuşku duyuyorum.  Açıklanan ödüllerin kendinden daha önce açıklanan ödüllerin etkisi altında kaldığından kuşku duyuyorum. Bazı ödüllerde bedava bilet verilmedi diye değerlendirme dışı kalan oyunların olduğunu biliyorum. Kendisine verilen yeri beğenmeyen “jüri üyesi hikâyeleri” dinledim.   “Jüri üyesi oldum” diye tiyatro kapısında “okşanmak”tan hoşlananları , “bedavacıları” tanıyorum.  Ödüllere aday olanlara bakınca "aday olmayanların nesi eksik" diyeceğim pek çok oyun ve tiyatrocu var. Bazı oyunların ve tiyatrocuların “ürkünç” denerek ya da fısıltı ve dedikodularla  “kötülendiğini” biliyorum. "Kişisel hınç"ların cirit attığı ortamlardan sıkılıyorum. Yâni jüri üyesi olsun olmasın bazıları “atmosfer oluşturuyor”.  Ahbâbın, arkadaşın korunması, “diyet ödenmesi” ödüllerde hiç de olağanüstü değil. Kimisindeki iyi niyeti anlıyorum ama  kısaca hiçbir ödül benim için nesnel değil. Bu nesnelliği mutlak doğru olarak almayın. Ben “kendi içindeki nesnellikten”, “tutarlıktan” bahsediyorum. Zaten ödüller neyin ne olduğunu gösteriyor. Bunları benim dışımda yazdı birkaç kişi (Nedim Saban, Ege Küçükkiper). Tekrar ederken bile içim daralıyor.

Ödül almak güzel bir şey. Ama bence kimin verdiği önemli.(Değil mi?)  Hadi “tuzum var” diye her ödüle koşuşturan başkanlara, üyelere alıştık da her ödüle koşuşturan tiyatroculara alışamıyorum. Tiyatrocu sahnede, söyleşide, “twit”te   gösterdiği “dik duruş”u ödül kabul ederken de göstermesin mi? Oyunu hakkında yazılan övücü eleştirileri paylaşarak “duruşu”nu gösteren(?) tiyatrocunun  ödül ÖVGÜSÜNÜ kabul etmesi aynı kaynaktan besleniyor herhalde. “Tiyatrocu, “alkışla beslenir” derler ya bu kadar ödüle ve koşuşturmaya bakınca “ödül ile beslenir” demek daha doğru geliyor bana.  Ama tiyatrocunun kendisini yılda BİR GÜN “besleyen(?) ödül” tiyatroyu “beslemiyor”, seyirci üzerinde etkisi yok, sektörü canlandırmıyor, oyuncunun kariyerini yönlendirmiyor.

Şunu da sormadan edemiyorum(kendime). Bu kadar “ödüllü” bir tiyatro bu kadar zorda kalır mı? Ödüllerin sayısı  arttıkça tiyatronun daha da köşeye sıkış(tırıl)ması normal mi?  Bu haliyle ödüller tiyatroyu kurtarmaya yetmiyor. Zira değerli olan ödül, toplumda İZ bırakır. Ödülün değeri ise jürinin değerinden kaynaklanır.  Ödül mesleğin omurgasıdır(olmalıdır) Zira orada tiyatro efsanelerinin ruhu yaşar ki ona dokunmak yürek ister.   

Bugünlerde içimden tiyatro yazmak gelmiyor. Umarım geçicidir. Ama ruh hâlimde bir değişim yaşadığımı söylemem yanlış olmaz. Hissediyorum ki  kafamın içinde kelimeler farklı  cümleler üretiyor; hissediyorum ki FARKLI yazacağım.


Melih Anık

17 Mayıs 2013 Cuma

Küçük “Şey”ler ve "Öğrenemeyen" Toplum


İş hayatında tekrar edilen “sihirli” bir tanım vardır: “Öğrenen orgazinasyon”. Şirketler hatalarından ders alır ve kendilerini düzeltir.  Yapılan iş süreci bir döngü ise “öğrenen organizasyon” hatalarını düzelterek bir üst seviyede işine devam eder. Gelişme ancak bu şekilde mümkün olur. Her zaman hata olacaktır ama organizasyon hatalarını saptayacak düzeni kurarsa ki bu kendi kendisiyle yüzleşme anlamına gelir o hataların bir daha tekrar edilmemesi için yeni kuralları koyarak yoluna devam eder.

Bu sistem toplumlara da uygulanmalıdır.

Beni böyle düşündüren olay tesadüfen karşıma çıktı. İnternette gezinirken bir video seyrettim.  Görüntüde bir kafe ve arka planda da park eden arabalar görünüyor. Sanki bir alışveriş merkezinin zemin katındaki açık otopark ile aynı seviyede olan  bir kafenin güvenlik kamerasından kayıt yapılmış.. Kafede birkaç masa dolu. Aniden otoparktan bir jeep hızla gelip kafeye giriyor. Birilerine çarparak duruyor. Kaza sonucunda 30 yaşlarında bir genç kadın jeepin altında kalarak ölüyor. Anlaşılan ve anlatılana göre otoparktan çıkmak üzere olan jeep’teki sürücü fren yerine gaza basıyor ve kazâ meydana geliyor. Kazâya neden olan sürücü 150 bin lira kefaletle tutuksuz yargılanıyor. Haberin geri kalan kısmında hikâyenin yürek yakan görüntüleri var. O görüntüler, ölen genç kadının 1-2 yaşlarındaki çocuğunun doğum gününden alınmış, karı koca geleceğin onlara ne getireceğini bilmeden hayata umutla gülümsüyorlar. Kazâ pek çok hayatı karartıyor.

Muhtemelen buna benzer kaza daha önce de başka bir yerlerde yaşanmıştır. Ders alınmamış ki tekrar etti. Toplum hatalarından ders almadı, ÖĞRENMEDİ. Zira  kafeyi otoparktan ayıran tel çit, çelik darbe önleyicileri konulmamış. Hoş konulsa,  görüntüsü sağlam gibi olup bir ufak darbede yerle bir olan çelik(!) darbe önleyiciler de bu ülkenin ürünü. Belki de otopark ile aynı seviyede kafe yapılmamalı.  Bizde yaşanan yaşanır geriye “hiç” kalır. Kafa aynı kafa.

Ülkemde yaşanan bu tür olaylara çok üzülüyorum. Her gün yeni bir gündemle uyanan ülkemde toplum hatalarından ders almıyor,  “öğrenmiyor”. Oysa ki “ufak şeyler”dir değişimi sağlayan. Biz galiba çok büyük(?) şeylerle uğraşmaktan ufak şeylere aldırmıyoruz ve kötü ediyoruz.

Melih Anık