Biliyorsunuz hayatımıza yeni bir tanım girdi. Çıkış noktası akademik ama şu anki hâliyle 'yık-yap'. Zira ortada KENTSEL olarak değişen bir şey yok.
Yaşadığınız apartmanda bir mülk sahibi tanıdığı bir müteahhit varsa önceden onunla anlaşıyor apartmana çürük raporu alınıyor. Ve doğan rant paylaşılıyor. Bazen rantı çok iyi olan apartmanlarda müteahhit bir daireyi satın alarak o çürük raporunu çıkartmaya hak kazanıyor. Ve daire sahibi, aynı zamanda müteahhit olarak etrafını bezdirerek hem kendine iş kazanıyor hem de para.
Ama yapılan hesaplamalarda her bina tek başına ayakta duruyormuş gibi kabul ediliyor. Oysa bir sıra evde yan yana evlerin yarattığı statik stabilite de hesaba katılmalıdır. Mevcut binalar ekonominin değeridir. Ama inşaat sektörü de 'kullan sokağa at' anlayışına kurban edilmektedir.
Görülen şey, sokaktaki evlerin yenilenmesidir. Muhtemelen bir kat daha fazla çıkılıyor. Zira eski yapılarda kat yükseklikleri fazla. Yeni binadaki kat yükseklikleri azaltılarak ilâve bir kat kazanılıyor. Ya da belediyeden ilâve kat(lar) hakkı elde ediliyor. Binalar mantolanıyor. Camlar çift cam oluyor. Isı yalıtımı ile ilgili 'yalapşap' bir şey yapılıyor. Ucuz bir asansör konuyor binaya. Ama yeter mi? Bu arada binanın demirbaşı, yok pahasına çöpe gidiyor. Peki KENTSEL olarak DÖNÜŞEN ne?
Apartmanlara sığınak yapılıyor mu? Yeni yapılan apartmanların kendi otoparkları oluyor mu? HAYIR! Apartmanlar ile ilgili yeni 'konsept'ler uygulanıyor mu? Yeşil bina/akıllı bina özelliği, güneş panelleri var mı? YOK! Sokaklar genişliyor, sokak parkları azalıyor mu? Yeşil alan artıyor mu? HAYIR!Zira bunlar hakkıyla yapılırsa rant ortaya çıkmaz/artmaz. Yeni yapılan apartmanlar eski alt yapıya bağlanıyor. Sokakta konut sayısı ve nüfusu artıyor. Mevcut alt yapı bu artışı kaldırır mı? Sonuç olarak KENTİN ihtiyacı olan hiç bir şey yapılmıyor. Ortada bir hareket var ama bu hareket müteahhitlere para kazandırıyor, yeni müteahhitlerin üremesine yarıyor. Ortada bakkaldan, fırıncıdan vs türemiş yeni müteahhitler var.
Bu KENTSEL DÖNÜŞÜM olamaz.
İnsan böyle bir yasayı kimin ne için hazırladığını merak ediyor.
Melih Anık
9 Ağustos 2014 Cumartesi
26 Haziran 2014 Perşembe
Sait Faik, Fazıl Say ve Özen Yula
Sait Faik’in onlarca güzel hikâyesi varken Fazıl Say ve Özen
Yula ‘Stelyanos Hrisopulos Gemisi’ni neden seçmişler anlayamadım
doğrusu. Fazıl Say daha önce de ‘7000 Yıllık Uçan Halıya Ters Binen Hırcar’
ismi ile sunulan bence yetersiz bir
sahne uyarlaması ile fırsat kaçırdı, şimdi de bu hikâyeyle. ‘Nâzım
Hikmet’ ve ‘Mezopotamya'da kullanılan teknikler, TV ekranlarından gördüğüm
kadarıyla son gösterisinde(‘Sait Faik’) de kullanılmış. Oysa
onun gibi dünya çapında bir sanatçının eserlerinin, kulağa olduğu kadar göze de
hitap eden uluslar arası çapta gösterilerle sunulmasını beklerdim. Mümkündü ama
olmadı. Ane Brun’un ‘One’ isimli
cd’si için yaptığı filmi seyredin ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Melih Anık
28 Mayıs 2014 Çarşamba
Alternatif Sahneler ve Bağımsız Tiyatrolar Nedir?
"Aşağıda imzası bulunan sahneler ve tiyatrolar(42 imza)
olarak son dönemde “Alternatif Sahneler ve Tiyatrolar” üzerine yapılan çeşitli
yorumlar ve söylemler üzerine bu bildiriyi yayınlama kararı aldı”
Ben bildiriden "Alternatif Sahne ve Bağımsız
Tiyatrolar"ın ne olduğunu özetledim:
“1980 sonrası yapılan her türlü yenilikçi, deneysel
çalışmanın mirasçısı; farklı; seçenek, diğer olan; 'öteki' olmaktan, 'ana akım'
olmamaktan, tiyatroyu ticari ürün olarak görmemekten, mekânlarını
yaşatabilmekten mutlu; sınıfsal ayrım taşımayan; her sezon 200'den fazla oyun üreten, yurt içi
ve dışına turne yapan,her gün aralıksız temsil veren; geleceğin Türkiye
tiyatrosunu doğuracak; alternatif işler üretmekten ziyade alternatif
sahne/mekan ve seyir biçimleri yaratan/araştıran; ödül için iş yapmayan ama çok
ödüllü; yazılı ve görsel basın tarafından özenle takıp edilen; koltuk sayısının
bir oyunun kalitesini etkilemediğini bilen; sadece tiyatro yapmak için uğraşan;
usta oyuncularla ve hocalarla ilerleyen; mahalle aralarına genelde
bireysel destekçilerin katkılarıyla mekân açan; ödenekli tiyatroların,
prodüksiyon tiyatrolarının çeşitli suçlamalarına mâruz kalan; popüler ve sabun
köpüğü söylemler içinde prim sağlamayan; onurlu, üretken ve ahlâklı yıllar
dileyen; vergisini veren; oyunculara istihdam sağlayan; yıkıcı olmak
yerine yol gösterici olunması gerektiğini belirten” ve de "İstanbul’da apartman
dairelerinde konuşlanmış”(bu da benden olsun!) tiyatrolara “Alternatif Sahneler ve Bağımsız
Tiyatrolar” denir.
Melih Anık
Bildiriye ulaşmak için:
http://alternatifsahneler.com/component/content/article/21-haberler-2013-2014/45-ac-k-mektup
25 Mayıs 2014 Pazar
Tiyatro Eleştirisi Üzerine 19.İstanbul Tiyatro Festivali Kuram Atölyesi'nde Söyle(yeme)diklerim
19.İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında düzenlenen Kuram
Atölyesi-Tiyatro Eleştirisi’nin ilk toplantısına (17 Mayıs 2014) ait notlar 23
Mayıs 2014 saat 18:21’de yayımlanmış. İkinci toplantı 24 Mayıs 2014 saat 15’de.
Atölye yürütücülerinden Özlem Hemiş ve Ata Ünal ikinci toplantıda farklı bir
konunun tartışılacağını(“Yurt içi ve dışı eleştiri karşılaştırması”) ikinci
toplantıya katılanlar birinci toplantının notlarını okuyacakları için
tekrarların olmayacağını söylemişlerdi.
İkinci toplantının konusu, toplantı sabahına karşı hiçbir yerde
duyurulmadı, birinci toplantının notları kaç kişiye ulaştı bilmiyorum.(Birinci
toplantının katılımcılarından biri olan bana bile ulaşmadı. Ben kendi
gayretimle takip ediyorum.) Birinci toplantı notlarında gene “hocalara saygı”
zihniyeti devam ediyor. Sanki dört hoca konuşmuş diğer 50’ye yakın kişi de ders
dinlemiş gibi bir hava var. Toplantının katılımcılarının listesi yok,
yürütücülerin kendilerine göre özetledikleri düşüncelerin sahibi belli değil.
Hocalar dışındakiler “denek figüran” yerine konulmuşlar. Akademik olmaya
çalışan bir toplantının akademik olmayı bırakın, toplantı notlarını sunuşları,
sıradan şirket “MOM”(toplantı tutanak)larından bile geride. Akademisyenlerin bu “rahle anlayışı” da üzüntü
verici, hem de eleştiri konusunda. Kuram Atölyesi’nden bir şey çıkmayacağını
anladığım için ikinci toplantıya katılıp zamanımı harcamak istemedim. Ama öte
yandan o toplantıda “biz moderatör
değiliz” deyip de moderatörlük yapanlarca mikrofon verilmediği için
söyleyemediklerimi, bu yazı kapsamında paylaşmak istedim.
19 Mayıs 2014 Pazartesi
19.İstanbul Tiyatro Festivali “Kuram Atölyesi”nin Düzeni (İKSV)
İKSV’den ismime bir davet geldi.
“Sayın Melih Anık,
İKSV 19. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında
düzenlenecek Kuram Atölyesi’nde, bu kez tiyatro eleştirisini ele alıyoruz. 17
ve 24 Mayıs Cumartesi günleri saat 14:00-17:00 arası Salon İKSV’de eleştirinin
işlevini birlikte yeniden düşünmek için sizi atölyemize katılmaya,
görüşlerinizi paylaşıp katkıda bulunmaya davet ediyoruz. Mekân kapasitesi
sınırlı olduğundan, lütfen katılımınızı rezervasyon@iksv.org adresine bir
e-posta göndererek bildiriniz.”
Ben de gereğini yaptım, 17 Mayıs 2014 tarihinde katılacağımı
bildirdim.
18 Mayıs 2014 Pazar
Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Derneği Ne İşe Yarar?
19.İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında düzenlenen “Kuram
Atölyesi”nin konu başlığı “Tiyatro
Eleştirisi” idi. Toplantının “kuram” kısmına ait görüş ve düşüncelerimi bir
yazı ile paylaşacağım ama toplantıda bana ilginç gelen bir hususu ayrı bir yazıda
paylaşmak istedim.
15 Mayıs 2014 Perşembe
Bir Eylem Olarak Tiyatro
Günlerden Soma.. Twitter’da Birgün Gazetesi çıkışlı bir fotoğraf
gördüm. Başında madenci bareti, üstünde kirlenmiş beyaz bir atlet, bir kara pantolon, yüzü ve
bedeni kömür karası, ayakları çıplak genç bir adam Şişli’de yürüyordu.
Günlerden Soma.. Facia yeni duyulmuş. İlk önce o çıkmış
sokağa.. Tek başına..
Ne iş yapar, bilmiyorum. Bir eylem yaptığı çok belli.
Ama tek başına..
Sadece yürüyor sesi çıkmıyor ama yürüyüşüyle, kıyafetiyle “konuşuyor”.
Hem de bağıra çağıra..
Hemen fotoğrafı paylaştım: “’Sokakta tiyatro’ İşte bu.”
RT’ler çığ gibi
geldi. Tiyatro yazılarım bile bu kadar RT’lenmemişti. Anlaşılan fotoğraf pek
çok gönülde aynı izi bıraktı.
Sessiz bir çığlıktı. İçinde yürek dağlayan bir his vardı. Bir
fiske gibi dokunuyor ama içinizdeki dağları yerinden oynatıyor, küçücük bir
dokunuşla devâsa kuleleri yıkıyordu.
O genç, sokakta kendi halindeliği ile içindekileri
paylaşıyordu. Samimi idi. “Sanat olsun” diye değildi yaptığı ama sanat olmuştu
işte.
Sanatın bağırması gerekmiyor dedim kendime. Sessiz performans
pek çok sözden daha etkili. Etkili olması için akıllı olması yetiyor.
Sanatçı, sokakta, herkesten farklı olmalı dedim kendime. Hatta herkesten daha çok görünür olmalı.
En büyük gücü de sanatı, kimselerde olmayan..
Melih Anık
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
